| |
Ağu 31

Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?
Kuran-ı Kerim » 225-226 / ŞUARÂ
Ne?
Şiirler, mektuplar, Tolstoy’lar, Kafka’lar, güneş içen şairler[ne demekse?], beynimizin bilinmeyen köşelerine yıldırımlar düşürüp bizi ürküten, varlığımızı, ruh halimizi ya da adamlığımızı veya toplum içinde kabul görme evremizi tamamladığımız bütün cümleler; kafamızın içinde koca bir çöplüğü doldurmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Farkında mısınız; özellikle son birkaç yıldır edebiyata bulaşan her insanın ve özellikle genç kuşağın maneviyattan uzaklaştığı sadece bilimsel araştırmaların değil, aklı başında her insanın görebileceği belirginliktedir. Elbette bu durum, sinsi bir hastalık gibi özellikle seksen sonrası kuşağını derin bir boşluğa yuvarlamakta ve toplumsal dinamitlerin hemen hemen hepsine bencil müdahaleler yapmaktadır. Şiir, felsefe ve kişisel gelişimle başlayan bu saplantı; bütün alanlardan daha fazla [Spor, siyaset, eğlence, sanat v.b.] ruh dünyasında kalıcı hasara neden olmakta ve insanı sürekli kendi dilini konuşmayı zorunlu kılan bir zırh kuşanmaya mecbur etmekte, yeni yaşam teorileriyle neredeyse ‘edebiyatı’ dine karşı düşünce geliştiren bir hale çevirmektedir. Bu yüzden bütün okuduklarımız, yazdıklarımız, konuştuklarımız, çok şey biliyor havasına bürünmek için Doğu-Batı edebiyatından hatmettiğimiz ve aşırdığımız cümleler; şair-şiir tapınmalarımız, ‘Ne çok şey biliyor!’ desinler diye uğraşlarımız, sağda solda, arkadaş ortamında, kibirli olduğunu düşündüğümüz insanların yanında ya da bizden daha mütevazı kişilerin karşısında gururdan kalelerimizle kanlı kelâm savaşları yapmamızın hayatımızda bugüne kadar artistik takıntılardan başka sahici bir faydası olduğu düşünülemez! Üstelik ağzımızdan dökülen ölü kelimeler, başkalarının cümleleriyle taslanılan bilge adam rollerinin hepsi de enaniyet kokmaktadır! Akîl adamların bir an önce edebiyatın edebini kuşanarak şiirleri yücelten, şairleri öven, geçmişini, geleneğini, samimiyetini garip bir budalalığa kurban edip sorunlu ve sonsuz bir boşluğa doğru yol alan edebiyat ortamını gurur ve kibir dağlarına çıkaran bu yeni kuşağa karşı “öze dönüş teorileri” üretmeleri en geçerli edebi kazanım olacaktır kanaatindeyim.
Neden?
Çünkü bu kirli edebiyat ortamında her cümlesine “Sen hiç Zarifoğlu okudun mu? Beş Hececileri, Garipçileri, Neo-epikçileri, Post-Modern temsilcilerini bilir misin? İsmet Özel, Rimbaud, Pavese şu şiirinde şöyle demiş.” ile başlayan bütün cümlelerini hayat tartışmalarımızın ana gündem maddesi yapıp Peygamber buyruklarından daha çok önemseyenleri anlayamıyorum. Üstelik birbirimizin kalbini kırarcasına, olmaması gereken saçma bir tartışmayı büyütüp ‘arabesk’ dinleyenleri kınarken şiir üstüne yakılan ve boşluğa üflenen sigaralarımızla bu aptal hâlin daha derin bir girdap ve asıl arabesklik olduğunu düşünüyorum. Bazen ipin ucunu kaçırıp işi ‘Mehmet Akif şair değil. Necip Fazıl da kim?’ demeye kadar götürebilen bu aptal sürüsünün Peygamber (s.a.v)’den bahsederken sıradan bir insanmış gibi konuşup “devrin şartları”, “Sen hala orda mısın?” gibi saçma sapan teorilerin arkasına sığınmasını anlamayacak kadar geri kafalıyım. Çünkü ben; iki şairin, yazarın birbiriyle olan küfürlü atışmalarında; kirli çamaşırlarını, aşklarını ve dost oldukları dönemde birbirleri hakkında bildikleri sırları ortaya döktükleri kalem savaşlarında bile taraf olabilecek kadar alçalamıyorum. Nerede sözüm ona entelektüel bir etkinlik varsa koşturan, parklarda, edebiyat fakültelerinde minarelerin gölgesinde şiir okumaları yapan, afili pozlar veren yeni etme edebiyat kuşağının kirli riyakârlığından bıktım. Üstelik Yedi Tepe’den beş kez hayata karışan ezanların yastık yapıp başını yasladıkları edebiyatın, ruhlarını derin uykusundan uyandırıp alınlarını secdeyle buluşturamamasına kahrediyorum. Bazen ‘sağcısın, solcusun, onların şairleri, yazarları, dergisi’ gibi saçma bir kompleks kuşanıp her şeyden önce bizi bir arada tutan insanlık hamurunu ekşitip birbirimizi ötekileştirebilecek kadar pervasız olabilen bu yeni etme edebiyat ortamında cehennem azabı çekiyorum. Tefsir, meal, siyer derslerinden yazarlık derslerine terfi edip gömlek değiştiren budalalardan kimseye bir fayda gelmeyeceği kanaatindeyim. ‘Falan Şairin Şiirindeki Tema’ başlıklı konferansa katılmış “Çağları Aşan Şiir” gibi başlığını bile algılamakta zorlandığım bir teoriyi ayrıntılarıyla öğrenip hararetle bilgelik taslayan, gelenek veya ahlaklı şair ve şiir kavramlarını “Şair dediğin biraz da edepsiz olmalı!” teziyle çürütüp, duru düşüncenin yerini olabildiğine anlaşılmaz bir dil ve ne kadar farklı kurgularsan; ne kadar anlaşılmaz, ulaşılmaz olursan o kadar iyisindir düşüncesinin almasının iyi bir gelişme olduğunu anlatan maskeli edebiyatçılardan nefret ediyorum. “En iyi Müslüman benim!” dedikten sonra on tane hadis sayamayan ama Türk ve dünya edebiyatının en önemli şairlerinin şiirlerini, hayatlarını, yaşam tarzlarını, maddi durumlarını ve hatta cinsel fantezilerine kadar birçok ayrıntıyı bilen adamların dünyayı gül bahçesine çevireceğine iman etmiyorum! Çünkü edebiyat, kendini toplum içinde ancak böyle tamamlayabileceği; ağabey ve ablalarından, edebiyat ve sanat çevresinden elinde sigarası, masasında çay bardağı ve bir sürü dergi olan büyük şairlerin gözüne böyle girebileceğini ve onların “Aferin; çok güzel işler yapıyorsun.” demesini daha çok önemseyen insanların alanı değil! Özetle aynı sofrada yemek duası ettiğimiz arkadaşlarımızın bugün edebiyata bulaşıp sofradan “Tanrım ellerine sağlık!” diyerek kalkmalarını hazmedemiyorum!
Soru:
• Allah bize falan şiir, filan şair, şu edebiyatçının aşk mektubunu, diğerinin nasıl intihar ettiğini, ötekinin kendi kıyılarındaki hüznü mü soracak?
• Bütün bunların düşünce, hayat ve ahiret kavramlarına ne faydası var?
• Gökyüzüne bakınca, yağmur yağınca, şimşek çakınca, denizin gözlerine dalınca, mezarlıktan geçince, darlıkta ve yoklukta Fatiha okuyabilmeyi, şükredebilme yetimizi şairlerin afili cümleleri çalmadı mı?
• Annelerimizin okuyup elleriyle sıvazladığı nazar dualarımızın hurafe diye geçiştirildiği ve samimiyetsiz yaklaşımlarla kutsalımızla dalga geçilen, ilim adamlarına ve geleneklerimize olan saygı duymama erdemimizi kalbimize damıtan bu saçma edebiyat kuramlarının kibri değil mi?
• ‘Biz’ demeyi unutup ‘ben’ deme egomuzu şair ukalalıklarından, şiir saçmalamalarından, kişisel gelişim kalıplarından almadık mı?
Yeter!
Başlarım şiirinizden, şiirle tanımladığınız hayattan, bilgeliğinizi tamamladığınız aşağılık psikolojinizden… Adamlığını tamamladığınız sıra dışı cümlelerinizden ve edebiyattan oluşan sahte rütbelerinizden… “O ne anlar?!” diye başkalarının arkasından atıp tutmalarınızdan, gıybetlerinizden! Her cümlenin sonuna eklediğiniz filanca der ki atıflarıyla bilgelik tasladığınız Batı edebiyatından…
Yeter!
Sizin yanınızda huzursuzum. Her niyetimi anlatmaya çalıştığımda herhangi bir tez geliştirmeden karşı çıkışınızdan yoruldum. Bir köy kahvesinde edebiyat, sanat, politika bilmeden sadece sıradan hayat konuşan amcalar, sizden daha fazla haz veriyor. Kandil geceleri camide şerbet dağıtan teyzeler, TV’den izlediği duaya evinde ‘Âmin!’ diyerek el kaldıran insanları daha fazla önemsiyorum. Peygamber (s.a.v) adı geçtiğinde irkilen, yerinden doğrulan ve salâvat getiren; ezan okunduğunda, selam verildiğinde bacak bacak üstüne attığı pozisyonunu saygısından bozan insanları daha çok önemsiyorum. Sizin edebiyata bulaştığınızdan beri tanık olduğum ahlak ve insan olma ekseninden uzaklaşmanızdan, her türlü kutsalı hafife almanızdan, Allah yerine tanrı deyişinizden yoruldum artık.
Niyetim Nedir?
Bütün bu bildiklerimizle sadece hüzün büyütüyoruz, dert büyütüyoruz, sözde bilgi büyütüyoruz ama hayat küçülüp gidiyor. Ve hayatın gerçek kaynağından, olması gereken rotasından, bulaştığımız bu kirli kibir budalalığı –edebiyat- bizi farkındalık kıyılarımızdan geriye dönemeyeceğimiz kadar uzaklaştırıp duruyor. Hayatımızda tartışılması ve anlaşılması gereken her kavram için bir şeyler okuyup bilgilenelim derken aslında her şeyi tüketen modern hayatla birlikte sonu gelmeyen bilgi katliamının cellâdı da oluyoruz. İşte bu yüzden, edebiyatın edepsizliğini bırakıp ‘Müslüman’ olmamız lazım! Çünkü bugüne kadar şiir okuyarak, Tolstoy ya da James okuyarak, Beckett okuyarak ya da edebiyatı yaşam felsefesi yapacak kadar saplantılı yargıyla kuşanıp hayat onaran tek bir insana rastlamamışızdır, rastlayamayacağız da. İki elini başının arasına alıp düşünen her aklı başında insanın göreceği tek gerçek: ‘Hepsinin insanı olması gereken eksenden’ uzaklaştırdığıdır. Özellikle 90 sonrası başlayan edebiyat yağmalama, dergi çıkartma, şiir analizi yapma, edebi metinlerde niyet, düşünce ve estetik arama yerine boşluk ve kibir büyütmenin en temel aktörü olan genç kuşaklar maalesef “edebiyatı sigaralarıyla tüttürecekleri modern tüketim malzemesine dönüştürmüştür!” Maneviyatın bütün kazanımlarını alt-üst eden bu yeni düzenin özellikle ‘günümüzde’ en temel adı olan edebiyat, bu açıdan bakıldığında “sadece ruh bönlüğünü tatmin eden koca bir palavradır!”
Haşiye: Sözlerim kendimedir alınmanıza ve cevap vermenize gerek yoktur.
yazının devamı burada:
Nurdal Durmuş Kaynak Belirterek Alıntı Yapılabilir.
Ağu 24

Benim gibi gündelik yaşamı ve sosyal hayatının akışında politika ve siyaset tartışmaktan hazzetmeyen birisi için partizan bir yazı yazmak gerçekten çok zordur. Bulunduğu masayı siyaset tartışıldığı için terk etmek konusunda mimlenmiş biri olduğumu da en başta belirtmiş olayım. İnsanların ısrarlarına aldırış etmeksizin masayı terk etmenin orada bulunmaktan daha az ayıp bir şey olduğunu savunmuş bir edebiyatçı için de durumun ne kadar ciddi olduğunu umarım anlayabilirsiniz.
Kısaca, yeni anayasayla ilgili oyumun rengini belirtip partizanca tartışmaların, ideolojik kamplaşmaların ve “Vay be, sen de mi Brütüs!” serzenişlerinin ortasına kendimi bomba olarak bırakma riskini göze alarak bu yazıyı kaleme alıyorum.
Bu endişelerle bir yazı kaleme alma nedenime gelince; referandumdan çıkacak sonuçtan ziyade Türkiye’deki en büyük toplumsal tehlikenin görüşünü benimsemediğimiz insanlara karşı takındığımız saldırgan ve seviyesiz tutumlar olduğu kanaatindeyim. Her kesimden vatandaşın partizanca ciddi bir siyasi liderlik sultasına iman ettiği ülkemizde; bunun doğal sonucu olarak toplumun büyük bir kısmı, ülkeyi yöneten ya da politik arenada itibar sahibi parti liderlerine ‘Tayyip, Kemal, Bahçeli v.s.’ hitaplarıyla ucuz bir politika dili benimsemiş son derece basit yaklaşımlarla içlerindeki öfkeyi dışa vurma yolunu seçmişlerdir.
Oysa biz sıradan olan insanlara, arkadaşlarımıza, dostlarımıza hatta eş ve çocuklarımıza bile birilerinin yanında isimlerinin sonuna ‘hanım, bey’ gibi nezaket kelimeleri ekleyerek hitap eden latif ve edepli bir neslin çocuklarıyız. Bu açıdan bakıldığında, sanırım Türkiye’de hizmet edenlere değil, ideolojik kaplaşmalara oy veren bu gürûha öğretilmesi gereken ilk nezaket kuralı kime nasıl hitap etmesi gerektiği olmalıdır. Yani oy vermediğimiz filanca partinin liderine hitap ederken sokak argosundan bilinçli bir seçmen diline terfi edip ‘Tayyip Bey, Kemal bey, Devlet bey, v.s.’ diye hitap etmeyi kendi insanlık değerlerimiz adına önemsemeliyiz.
Referandum tartışmalarının en yoğun yaşandığı sosyal paylaşım sitelerinde, adeta iki düşman ordunun savaşı gibi farklı siyasi görüş bildirenlerin birbirlerine saldırmalarını ve açtıkları akla zarar grupları hayretler içerisinde takip eden birisi için bunun bir hayal olduğunun farkındayım. Ama ‘Hayaller gerçekleşmesi için kurulur.’ sözünü de azımsıyor değilim. Sadece hitabet mi? Tabi ki değil. Biz hitabet sanatımızı, nezaket dilimizi kaybedince saygı ve ahlak kazanımlarımızın da hızlıca yok olduğunu görüyoruz. Öyle ki çokbilmişlik taslayan bir sürü beyefendi ve hanımefendinin bu ülkenin başbakanına, cumhurbaşkanına ya da kendi görüşlerine sahip olmayan insanlara karşı ettikleri hakaretleri onların yerine de utanarak okumaktayım.
Bu açıdan bakıldığında, referandum meydan muharebesinde Facebook’ta ‘İnderegandi Kemal’ diye grup açanların da “Tayyip’i sırtından atan şerefli at cihanı sevenler” diye grup açıp, bir ülkenin başbakanına ağza alınmayacak hakaretler edip iftira atanların da aynı kirli terazide oldukları kanaatindeyim. Anlamalıyız ki kimseyle aynı görüşte olmayabiliriz, ama artık bu ülkenin gençleri olarak birilerine hakaret etmeyi bırakıp slogan değil, fikir yarıştıralım. Tartışmamız birbirimizin değerlerine ve kutsallarına saldırmak olmasın. Hakaret içermesin. Empati yaparak fikirlerimizi birbirimize anlatmaya ve yeri geldiğinde bunlardan kaynaklanan bir kırgınlığı düşünmeden birbirimizin elinden tutalım. Birlik olma erdemini kaybetmeyelim. Ama nerde?!
Yeni anayasaya paketi için şahsi kanaatlerime gelince:
Öncelikle anayasa paketinin oylanmasını, seçimle karıştırmamamız lazım. Maddeleri baştan sona tek tek, satır satır okuyup incelediğimde şahsım adına “hayır” dememi gerektirecek olumsuz tek bir satır bulamadığım gibi daha fazlası olmalıydı dediğim yerler bile oldu. Hayırcıların yargı siyasallaşıyor diyerek itiraz ettikleri pakete 411 milletvekilinin ‘evet’ dediği kanunun akıbetini, Genelkurmay başkanına soruşturma açtı diye ömrünü adadığı diplomaları ve kariyeri çöpe atılarak sıradan bir vatandaşa dönüştürülen Ferhat Sarıkaya’ya ne olduğunu sormakta fayda var.
Başka bir ilde yargılanan ve tutuklanan savcının dosyası bile okunmadan Yargıtay’da nasıl beraat ettirildiğini; 28 Şubat döneminde “Gümüş yüzük takıyorsun, eşin başörtülü…” diye ordudan ihraç edilen vatansever subayların akıbetlerini de hatırlatmakta fayda var. Falan partiden, falan ilden, falan düşünceden değilsen HSYK’ya seçilemesin diye kapalı perdeler arkasından dümen çevirenlerin kimler olduğunu da milletçe bilmek isteriz.
Bu devletin savcısı, hâkimi olup yapılan her anayasa paketine görüşülmeden itiraz ederek oyunun rengini belli edenlere “Yargı siyasal değil mi?” diye sormadan da geçemeyeceğim. Bu ülkede düşünce özgürlüğünün kaldırılması tartışmaları bile yıllarca darbe anayasası ve darbe zihniyetini benimsemiş ve destekçisi olmuş siyasi parti ve siyasallaşmış yargının eseri değil miydi?
Yargı siyasal değilse, radyoda Can Dündar’ın köşe yazısını okuduğum için ve o sıralar görev yaptığım kurumun İslami hassasiyetleri olan bir yer olması nedeniyle hakkımda Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde soruşturma açanlar kimlerdi? Savunmamdaki “Adam yazmış, suçlayacaksanız gidin, onu suçlayın!” sözüme karşılık savcı; “O yazar ama sen okuyamazsın.” diye niçin cevap vermişti? Ben bu bakışı hala neden unutamıyorum? Tek suçu gazeteden köşe yazısı okumak olan vatandaşı yaftalayınca yargı siyasal olmuyor öyle mi? Ya da köşe yazısı okuduğumuz için yargı kararıyla radyoya 3 yıl kapama cezası verilmesi, o kadar insanın işsiz kalması hak-hukuk ve adalet mi oluyor?
Kimse kusura bakmasın ama Türkiye’de neresinden tutarsanız elinizde kalan bir yargı erki var. Ve bu erk özellikle belli ideolojik yapılanmalarla kendi düşüncesi dışındaki herkese şüpheyle bakmış ve adalet değil, korku dağıtmıştır. Binlerce insan savunma hakkı bile verilmeden yargılanmış ve mahkûm edilmiştir. Şimdi değişecek anayasa paketine göre siyasallığından kurtulup eskisinden daha demokratik bir düzleme çekilecek bir yargıdan söz ediyoruz. Artık laiklik elden gidecek, irtica hortlayacak, mahkemeler falan partinin eline geçecek muhabbetinin çok bayatladığını ve prim yapmadığını da hepimiz biliyoruz.
Bu yüzden bu referandumu partiler üstü, partilerden bağımsız bir olay olarak düşünmeli, siyasetle veya tutuğu partinin eğilimiyle ‘evet’ ya da ‘hayır’ oylamamalı, yakın tarihe ve oylanacak maddelere bakmalıyız. Unutmamalıyız ki referandumda falan filan partileri değil; koca bir ülkenin bir daha anayasa yapıp yapamayacağını, ülkede meclisten kendini üstün gören bürokrasi etkisinin kırılmasını ve gerçek demokrasinin yerleşmesi adına önemli bir kaderi oylayacağız.
Yeni anayasa paketine göre:
* Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmamasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?
* Yüksek Askeri Şûra kararlarıyla ne olduklarını bilmedikleri bir suçtan dolayı orduyla ilişkisi kesilen ordu mensupları mahkemelerde haklarını arayacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Türkiye’yi 3. sınıf bir ülkeye çeviren, binlerce insanı hapishanelerde çürüten, idam eden darbeciler yargılanacak ve Türkiye’de darbeler dönemi artık kapanacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Kişisel veriler korunarak fişlemenin önüne geçilecek diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Memurlara toplu sözleşme, işçilere birden fazla sendikaya üye olmanın yolu açılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Memurların haklı ya da haksız gerekçelerle aldıkları ihraç, uyarma ve kınama cezalarına da yargı yolu açılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Siviller, askeri mahkemelerde yargılanamayacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* 7 kişilik ideolojik bir yapılanmanın yapısının çoğulcu demokrasi yöntemleriyle seçilecek 22 kişilik bir kurul haline gelmesine, dolayısıyla daha adil ve tarafsız bir yargının oluşmasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?
* HSYK’nın “meslekten çıkarma” cezasıyla bütün kariyerleri altüst olan savcı ve hâkimlere haklarını arayacak itiraz yolunun açılmasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?
* Çocukların cinsel istismarı, korunma ve bakınmalarında devletin yükümlülüğü artırılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Asker dahi olsa devletin güvenliğine, anayasal düzene ve işleyişe karşı suçlara ait davalar her durumda sivil mahkemelerde görülecek diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
Hayır, Hayır demeyeceğiz EVET diyeceğiz!
Tekrar ediyorum. Bence yeni anayasa partiler üstü bir şeydir. Bu oylama yapılırken ideolojiler bir kenara bırakılır. Giydiğimiz parti üniformaları ve siyasi kimliklerde… Sonra sandık başına gidilerek “evet” ya da “hayır” oyu verilir. Doğrusu maddeleri baştan sona okuyunca kimin, hangi maddeye neden itiraz edebileceğini merak ediyorum.
Neyse… Eğer biri beni oy kullanmaya ikna ederse o oyun “EVET” olacağını hiçbir siyasi parti ya da düşünceye sahip olmadan gönül rahatlığıyla ilan ediyorum.
Hayırcıların itirazlarını ise her zaman akıl ve mantık çerçevesinde müzakere etmeye ve tartışmaya hazırım. Ama önce ideolojik saplantılarını, kendi düşünceleri dışındaki her düşüncenin “idam” edilmesi gerektiği gibi saçma teorilerini bir kenara bırakarak konuşma kültürünü benimsemeleri gerekiyor. Aynı durum tabi evet diyen ya da kararsızlar içinde geçerli.
Nurdal Durmuş on5yirmi5.com
Ağu 18

(I) Sabah…
Güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler güneşle birlikte geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata. Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Bu benim adımlarını zamanın kalbinde koşturanları ilk seyredişim. İlk duyuşum, emeklerini fabrikalarda, konfeksiyon atölyelerinde kendi elleriyle öğüten adamların çaresiz feryatlarını. İlk tanıyışım, akşama kadar biriktirilen umutları, sabaha kadar yutup, yaşama her gün yeni kaygılar düşüren dünyanın dönüşünü.
(II) Akşam…
Güneşin uyuduğu vakitler. Güneş camlara çekilen perdelerle yavaşça süzülüyor hayattan. Az sonra gecenin koynuna yaslanacak şehir… Kent içindekilerle birlikte kör bir bıçağa sırtını dayayıp, sabahlara kadar sahte kahkahalarla somurtacak!
(III) Hüzün…
İçinizi vakitsiz bir hüzün kaplar aniden. Ne olduğunu anlayamaz, bütün gürültülerden kaçıp yalnızlaşmak istersiniz. Kaçtıkça çoğalır sesler, yalnızlaştıkça büyür hüznünüz. Sebebini bilemediğiniz sımsıcak yaşlar damlar kalbinize aniden. Ne çalacak bir kapı, ne yaslanacak bir huzur… Sessizce sıkıntılarınızın içine saklanır, kör karanlıklarda aydınlık ararsınız. Gün aralıklarından uykuya, gece aralıklarından yıldızlara koşarsınız. Zaman girdaplarında avare dolaşan vakitsiz bir ayrılığın, gözlerini size kırptığını görürsünüz. Ne geriye dönüp geçmişinize kavuşabilir, ne geçmişi terk edip geleceğe gidebilirsiniz. Sessizce ağlar, saklanacak bugün ararsınız. Bulamaz, kahrolursunuz.
(IV) Ayrılık…
Hüzünlü… Ağlamaklı… Çaresiz… Her şeye meydan okuyan kendimin alışamadığı, ağladığı ilk ayrılıktı. Biliyorum bu son gidişin. Birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun yolun. Dokunsam tutacak kadar yakın, ama hiç dokunamayacağım kadar uzak. Sahi, sen hangi aynadan yansıyan gerçeksin? Hangi gecenin yıldızı, hangi yolun yoldaşısın? Sahi, arkasına bakmadan bırakıp giden sen misin?
(V) Belirsizlik…
Bilmem! Ne gösterir zaman? İnsanlar, ayrılığa da alışmalı. Kader! Üzülme, bazen ayrılıklardır insanları birbirine kavuşturan. Biliyorum, bu son gidişin. Artık dönmeyeceksin. Arkandan su dökmek bile işe yaramayacak. Gözlerinin içinden bana doğru akan görüntü karelerinin içerisinde yer alamayacağım artık. Nazlı bir kalp olup küsemeyeceğim sana. Ürkek bir kelebek gibi konamayacağım yüreciğine. Ayrılmak alışmaktan da zormuş!
(VI) Son Perde…
İçimde saklı duran, saklandığım bu şehirde, yaşamsal davranış biçimlerimden geriye büyümekten değil; içindeki sesi yitirmekten korkan bir ‘ben’ kaldım. Rabbim! Ben artık seslerin ortasında sessizliği arayanlardanım. Gördüklerimin, yaşadıklarımın sancısını hissedemez oldum. Yalvarıyorum, “Ölümü unutmadan ellerimden tut! Yoksa düşeceğim!”
Nurdal Durmuş
Ağu 16
Burada
Kalelerine bayrak diktiğimiz bütün surlarda,
Yollarına güller döktüğümüz bütün şehirlerde,
Evlerde, sokaklarda, kentlerde,
Hayatın ortasında, ölümün kıyısında.
Burada
Bir iftar sofrasının tebessüme dönüştüğü bütün yüzlerde,
Kalplerimizi arındıran bütün eylemlerde,
Zamanın, maddenin ötesinde,
Başlangıçlara boyun eğen bütün bitişlerde…
Burada
Hiçlik halinde birden,
Aşkın hasadında,
Ömrümüzün hazanında,
Bir rahmetin esenliğinde,
bir ağustos sıcağında,
Karanlığın ortasında, sessizliğin sessinde…
Burada
Masum cümleler yazdığımız tüm sayfalarda,
Hâlin en onulmaz duruşunda,
Kırılmışlıkların tamirinde,
Ezilmiş benliğin cefasında,
Kimseye kalmayan dünyanın sefasında…
Burada
Yürüyüşlerimizin en keskin dönüşünde,
Başkalaştığımız yerde,
Serbestliğin esaretinde, esaretin özgürlüğünde,
Sabrın sınırında, sabırsızlığın kaybında,
Kalbimizin ürkek ritimlerinde…
Burada
Yüzümüze rahmet çalınan günlerde,
Secdelerde hiçleşirken
Bir duanın zirvesinde en uzaklara seslenirken,
Tanımadıklarımızı da hatırlarken…
Hayata Yasinler, Fatihalar ve Tekbirlerle karışırken
Sorulara cevap ararken
Sorulanlara cevap vermeyip susarken…
Elimizden ve dilimizden de emin olunurken
Unutamadıklarımızla, hatırlayamadıklarımızla
Orada: Kaybolmuşluk
Orada: Umarsızlık
Orada: Vefasızlık
Burada: Bulmak
Burada: Ummak
Burada: Vefa
İftar sofralarını kalbimize kurana, oruçla bizi şereflendirene hamdolsun!
Nurdal Durmuş
Ağu 11

Kimi zaman okçular tepesinde ahdi bozanlar olun. Veya okçuların gidişini fırsat bilen Halid Bin Velid gibi atınızı nereye sürdüğünüzü bilin. Hamza olun, peygamberin gözyaşı döktüğü. Veya Ensar’dan bir kadın olun: Savaşta babasını, kardeşini, kocasını kaybeden… Bunları haber aldıkça hep Hz. Muhammed (s.a.s)’in sağ olup olmadığını sorun. Onun sağ olduğunu öğrenince “Sen sağ olduktan sonra her felâket hiç gelir!” deyin o kadın gibi. Gönderilen peygamberi yalanlayanlara şehrin en uzak köşesinden koşarak gelin. “Uyun O elçiye!” diye haykıran adam siz olun. Kuba Mescidi’ne sıcağın alnında bir taşta siz koyun. Nebevi Mescidi’nde peygamberin kıldırdığı bir vakit namazına yetişin. Bilal ezan okurken hayatınızın en uzak noktasına bakarak ölüme ne kadar yaklaştığınızı hissedin. “Buyur, Allah’ım buyur!” deyin. Hamd da sena da senindir ve sadece sanadır.
Yazının devamı burada:
|
|
Son Yorumlar