Kimse Düşlerinin Terkine Uğramadı!

güne bakma durağı 14 Yorum »

Durum gerçekten ciddi doktor!

Nedense benim etrafımda, hayatlarının karnına basıp canlarının acıdığından şikâyetçi, anlaşılmaz trajedilere alışmış ya da alıştırılmış binlerce insan yaşıyor. Hayatlarındaki bütün kapıların açma kollarının arkada olduğunu ve onların yüzüne kapalı durduğunu düşündüğüm bu insanlara karşı benim de, hayatımın da garip bir sempatisi vardır. Onları görmezden geldiğim zamanlar, günlerce acı çeker, “Acaba, benim yüzümden mi?” diye kendimi suçlarım. Yine de, bir bahar sabahı pembe hayalleriyle hayatın ortasında dimdik durup, kader çizgilerinde umut gözleyen bu insanlara ne zaman baksam, gözlerinde kendimi görürüm.
Bazen düşünürüm; “Yoksa ben de onlardan biri miyim?”


Kahve, güneş ve iyi şarkılar bile işe yaramıyor…

Bütün kapılarımın çıkmaz sokaklara açıldığı tezatlıkları vardır benim hayatımın. Zamanı tersinden yaşadığım, kelimeleri tersinden yakaladığım, başım döndüğünde dünyanın tersine döndüğüne inandığım çıkmazları vardır benim hayatımın. Bu yüzden midir; yoksa bilemediğim başka bir nedeni mi vardır anlayamadım ama yaşadığım sürece, en iyi arkadaşım olduğuna inandığım hayat, ruhumun içinde henüz kazananı belli olmayan, kördüğüm olmuş tersliklerimden dolayı, beni memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çekmektedir. Buna rağmen, dümeni kırılmış bir gemi gibi sürüklenip, bilinmez derinliklerde alabora olmamı engelleyen kaçamadığım bir gerçek var! O da ölümün benimle birlikte, hayatımı da hep açık duran kapısından istediği an içeri çağırıp ilmek ilmek dokunabileceği gerçeğidir.


Düşmemeye bak. Az toparla kendini.

Hayat bana, kendisine bir düşün değil; binlerce düşün penceresinden bakıp, gerçeğe hangisinin daha yakın durduğunu keşfetmemi söyledi. Ben ona bir düşün penceresinden baktım, hiçbir gerçek göremedim. O ise aldırmaz tavrıma bakmadan, beni memnun edemediği için derin sancılar çekti! Çektiği ağrıları bana hissettirmemek için baharlarda gül oldu gülümsedi, dallarda yaprak oldu yeşerdi, kırlarda çiçek olup renklendi. Ben onu dalından koparıp soldurdum; o iki damla gözyaşı döktü…
Ağlıyor musun?” dedim.
Bunlar sevinç gözyaşları” dedi.
Hayat bana yalan söyledi!
Ben ona küstüm, o bana hâlâ küsmedi.
Şimdi de, baharla birlikte kapımda bekliyor. Düşünüyorum, alsam mı onu içeri? O zaten hep içimde değil mi? “Şimdi git sonra gel!” desem, o benimle gelip, benimle gidecek değil mi? “Aklımın kapılarından girmeden benim olamayacaksın” desem, o zaten aklımdan daha içerde değil mi?
Ey hayat!
Ben mi seni yaşıyorum, sen mi beni?
Ben mi senin içindeyim, sen mi benim?
Nesin sen?
Gözlerim kapalıyken görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda, bana bakan bir yüz mü?


Endişelenme!
Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!
Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.

— Bilmem! Sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
—Korkma! Kimse düşlerinin terkine uğramadı! Hayat zaten bir düş… Bir gün düşeceğiz toprağa ve gözlerimizi sonsuz hayatın kapılarından girmek için kapatacağız. İşte o zaman, hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız!

kaynak belirtilerek alındı yapılabilir.
nurdal durmuş 2010 mart.

sevgilim, her şey söylenmeden bitti!

güne bakma durağı 10 Yorum »

Ah sevgilim neden gidiyorsun?

“Seninle akşamları karşılıklı oturup hayattan söyleşebilirdik…”

(I)
14 şubat, kimine göre kapitalizmin kasalarını doldurmak için uydurduğu para bayramı, kimine göre hengâmeli hayatın birbirimizden uzaklaştırdığı boşluğu sevgi sözcükleriyle doldurmak ve sevdiğimizi mutlu etmek için günlük bahanemiz

Adı, tanımı ya da amacı her neyse ne! Aklıma takılan sorulara cevap bulmam lazım!

III. Yüzyılda yaşamış ve zamanın sevilen din adamlarından biri olan Aziz Valentine’yi ölüm yıldönümlerinde yapılan anma günü, şekil değiştirerek sevgililer gününe nasıl ve ne amaçla dönüşmüş?
Hadi dönüştü diyelim! Bu günü kutsal ilan eden insanlığın bu kadar çok sevgi katletmesinin, aşk tüketmesinin sebebi nedir? Eskiden bir gülle yetinen beklentiler, bugün pırlanta yüzüklere, reklamların yalanlarının 10 takside sattığı mutluluk yanılgılarına nasıl dönüşmüş? Aşk, neden kendi değerlerinden yoksun, hem anlam, hem de kavram olarak içi boşaltılmış yalanlarla yaşanıyor? Kendi medeniyetimizin Leyla ve Mecnun’larının hayat hikâyelerini okuyup “vayy ne aşkmış” demek yerine, modern hayatın Leyla ve Mecnun’larını neden çıkartamıyoruz? Tertemiz, adına leke bulaşmamış bir aşk hikâyemiz neden yok? Neden hala geçmişin aşk öykülerini hikâye, roman ve şiirlerimize konu ediyoruz? Neden, hangi yöne dönsek birbirinden şikâyet eden evlilikler ve son beş yılda %40’lara merdiven dayamış boşanma oranları görüyoruz? Aşk, kimsenin bir türlü tanımlayamadığı duyguysa, herkes neden âşık olduğunu söylüyor? Diyelim aşk yan yana dizdiğimiz üçbeş sevgi sözcüğüyle tanımlanacak kadar basitleşti… Bu basit duygu nasıl oluyor da bizi, kalbimizin en derinlerinde yaşadığımız ciddi hayal ve hayat kırıntılarına, intiharlara, hastalıklara ve dertlere bulaştırıyor? Nasıl oluyor da hemen tüketilen ve aslında hiç yokmuş ya da keşke olmasaymış diyebileceğimiz ürkünç bir nefrete dönüşüyor?

(II)

Aşk, ayrılığa düştüğünden beri kazanılmış sınavları görmeyen benliğimiz, kaybolmuş aşkların izinde sarsıntılı yürüyüşler yapıyor. Ne kadar saklanması gereken duygu varsa hepsini bir anda tüketen insanlık, azgın bir iştahla inanç değerlerinden yoksun, günlük hazların peşinde koşan ve bu hazları aşk sanan yanılgı bataklığında duygu katliamı yapmaya devam ediyor. Pencerelere perdeleri çekerek sokakları ıssızlaştıran insan, kendi kirlenmişliğine bakmadan aşk adını verdiği kendi yalnızlığının derin kuyularından kendisini çıkaracak tertemiz gerçek bir elin çaresiz beklentisine teslim oluyor. Her yitirilen, tüketilen sevginin ardında derinleşen boşluk girdabında acı çeken masum duygular, yeni bir günün getireceği müjdelerin de olmadığını düşünüyor. Arabesk fanteziler üzerine acılı hayatlar kurgulayan gençlik, çözüm bulmak yerine sorunlarını daha da kalabalıklaştırmak ve alışma bataklığında bütün duygularını cinsellik deneyimleriyle tüketmeye devam ediyor. Hem de mutsuzlaştıkça, mutlu olduğunu zannederek büyük bir yanılgı bataklığına saplanıyor. Teknolojinin imkânlarını sözcük tüketmek, duygu azaltmak adına kullanan insanlık mektubunu, çekingen ve ürkek bakışlarını, gelenek ve inanç değerlerinin öngördüğü ahlak ve kazanımlarını modern hayatın çarklarında öğütünce, doğrusu geriye arsız bir aşk kırıntısı bırakmış oluyor.

Kısaca aşk; iki perdelik bir drama, belki de “başladı ve bitti” komedisine dönüşüyor!
Aşk yitik, yitirilen benlik, acı çekense hep hayat oluyor!

Şimdilik aşk benim içinse, Anka’nın Kafdağı’na uçurduğu gizli hazine!

(III)

Sevgili insan bu kadar soru ve cevaptan sonra sizlere aşkın ne olduğuna dair ilginç bir yaşanmışlık anlatmak istiyorum.

1950’li yıllar…

Annesini 7 yaşında kaybetmiş, yokluk ve anne şefkatinden mahrum büyüyen, evlendiğinde 14 yaşında olan bilge bir kızcağız; annem.
Türkiye’nin derin savaş yaraları ve yokluk yıllarının en belirgin hissedildiği bir zaman diliminin ortasında fakirlik, kalabalık aile yapısı ve bütün imkânlardan yoksun çocukluğunu yaşamış ve gençlik yıllarının ilk dönemlerini yaşayan bir adam; babam.
Büyüklerin yanında yakalı gömleğin, saç taramanın, tıraş olmanın ayıplandığı, babaların çocuklarına yavrum, evladım, oğlum, kızım demesinin, sarılıp öpmesinin ayıp sayıldığı dönemler!
İçinde büyüyen o derin duyguyu cep telefonuyla, mektupla, sms ya da herhangi bir iletişim aracıyla asla söyleme imkânına sahip olamayan, tüketemeyen bir adamdır babam. Sırılsıklam âşıktır yetim kıza! Ama ne çare, nasıl olacak bu iş! Kime söylemeye cesaret edebilir ki?

Bugüne kadar birçok aşk mektubu yazmış, okumuş birisi olarak şunu söyleyebilirim ki hiçbiri babamın anneme yazdığı aşk mektubu kadar güzel değildi. Çünkü o, uykularını kaçıran bu derin duyguyu, kelimelerin büyüleyici seremonisinden daha öte bir yere taşıyıp kavuşmanın duasına bile feda edeceği 60 gün sığdırma cesareti göstererek, verdiği sözle aşkını gerçek bir eyleme dönüştürmeyi başarmış bir adamdır.
İşte bu yüzden, Anne’me olan tutkusu ve kavuşma adına verdiği içsel mücadeleler benim için dünyanın bütün aşk dizelerinden daha kutsal bir anlam taşımaktadır.
O eylemin adı, kavuşma gerçekleşirse 60 gün oruç tutmaktır.
Budur yakarışı aşkın. Allah’ım yeter ki O’na kavuşayım 60 gün oruç tutacağım!

Olan olur ve bugün evliliklerinin 58. yılını geride bırakan bu iki sevgili evlendiği günden başlayarak tam 60 gün oruç tutar.

Aşkın içinde büyüyen inanç, inancın içinde büyüyen aşk ve uğruna 60 gün oruç tutulan muhteşem bir kadın. Evlilik öncesi söylenemeyen, tüketilemeyen duyguların 58 yıldır süren ve bir ömür boyu sürecek evlilik armağanı. İşte gerçek aşk bu olsa gerek!

(IV)

Dün anneme,

-anne, babam sana pırlanta bir yüzük alsın mı? diye takılıyorum.

-ben hediyemi evlendiğimde aldım. Aldığım en güzel hediye de oydu. Başka bir şey istemem! diyor gözleri dolarak.

Bense, bu kadar aşktan bahsetmişken yazdığım son aşk mektubuyla satırlarıma son verme gereği hissediyorum;

Gelemedim, kızma ne olur! Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum. Onu bulana kadar bu kalabalık sokaklarda, payıma sessizliğin düştüğüne inanıyorum. Sen de inan.

Nurdal Durmuş
nurdaldurmus.com blogunda yayınlanan yazılar kaynak gösterilerek paylaşılabilir.

Bu kadar övgü yetmezse size aşk ilan edeceğim bay Wilson Bentley!

güne bakma durağı 2 Yorum »

(I)

Poljuscka Poşye isimli bir Çingene şarkısı çalıyor.
Şairler; “Kış, şiirsel bir mevsimdir” diyorlar. Peki aklım bomboşken bu şiirsel mevsimin ilham perileri bana ne yazmam gerektiğini hatırlatacak mı? Haber bültenleri fırtınayı, karı, buzu yüklenip kapımıza gelen kış’ın kentleri nasıl esir aldığını anlatıyor. Kimse evinden çıkmasın diye anonslar geçiliyor. Nükleer savaş ilan edilmiş gibi konuşuyor spiker! Hep eve davet var! Bir deli çıksa, “herkes sokağa, kartopu oynamaya çıksın” emri verse ne güzel olurdu! Baudelaire’in deyişiyle “ev”in içtenliğini artırıyor kış. Baudelaire soruyor: “Güzel bir konut kışın şiirselliğini daha da artırmaz mı?”

Bilmiyorum Baudelaire! Konutlarımız eskisi gibi güzel değil. Senden sonra epeyce modernleştik! Kartpostallarda gördüğümüz ve senin tarif ettiğini çatısından buzlar asılmış ahşap ev falan kalmadı artık. Dolayısıyla, kışın şiiri sadece Gaston Bachelard’a göre değil, bana göre de, “her şeyin farklılaştığı, çoğaldığı duygular! Kışın yedekte tuttuğu içtenlikler ve içtenlikle kuşandığımız incelikler galiba! Yahya Kemal’in ‘Kar Musikileri’ şiiri uzaktan uzağa kendini söyletiyor burada: “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.”

(II)

Nenni Nenni isimli bir Karadeniz müziği çalışıyor şimdi!
Alıp çocukluğuma götürüyor. Henri Bachel‘in, masal ile gerçeğin birbirine karıştığı kış gecelerine, bir çocukluk hatırasına belki de: “Gece oturmasına gelen komşularımız, ayakları karların içine gömülerek, başları da fırtınada kaybolarak evlerine dönerken bana öyle geliyordu ki, çok uzaklara, cadıların, kurtların ülkesine gidiyorlardı. İlk okuduğum masal kitaplarında olduğu gibi, arkalarından bağırmak istiyordum: Tanrı yardımcınız olsun!”

Baudelaire, artık içeride olan biteni görebilirse kış üzerine yeni soyutlamalar yapabilir diye geçirdim içimden. Belki okumanın evin şeklinden daha güzel bir eylem olduğunu, daha şiirsel olduğunu bile düşünebilir!

Ah beyaz mucize! Her şeye hükmünü geçiriyor, egemen olan bütün sistemleri alaşağı ediyor, fiyakalarını bozuyor. Ali Çolak’ın deyimiyle “Her şeye gücünün yettiğini, olmazları oldurduğunu iddia eden insanoğluna haddini bildiriyor. Kar, kendinde ilahi bir güç vehmetmeye başlayanlara ‘acz’ini hatırlatıyor. Ve insan, bir kere daha ‘insan’ olduğunun, ‘eksik’ olduğunun; aslında hiçbir şeye gücünün yetmediğinin farkına varıyor. Siz siz olun kulak asmayın şu ‘Kar Türkiye’yi teslim aldı, kar yağışı yolları kapadı, kar bilmem ne kadar can aldı…’ laflarına! Bu beyaz örtü, biz Âdemoğulları için iyisinden bir eğlence, hesaba gelmez faydaları olan bir nimettir. Her kar yağışında vazifelerini yapmayarak bu zarif ve şiirli armağanı bir felakete dönüştüren devletin kurumları ve metropollerin anayollarını bile açamayan belediyeler utansın!
Kar yağınca hayat duracakmış, dursun! Sanki durmayan, işleyen bir hayatın bize mutluluk getirdiği mi var? Kar yağsın ve hayat dursun! Okullar tatil olacakmış, olsun! İşler aksayacakmış, aksasın! Çocuklar sokaklarda pür neşe, insanların yüzü güleç, hayat dingin… Daha ne istiyoruz! Şu ‘durmayan’ hayatın hangi ‘nimetleri’ bize bu güzellikleri bağışlıyor ki!
Kötü mü?


(III)

Noire Desire – Le vent nous portera (Rüzgâr bizi savuracak) isimli şarkısı başlıyor.
Epeydir ciddi bir zırh gibi kuşandım bu şarkıyı!
Sıcak bir odanın buğulu camından dışarıya bakınca kış; hiçbir zamanın olmadığı kadar şiirsel. Kar, şiiri bütünleyip çoğaltmak için bulunmaz fırsatların bohçasını açıyor önümüze. Unutmak için, acıların içimizi tırmıkladığı kanayan yerlere buz koyup yaraları hafifletmek gibi iyi geliyor kış! Aşırı buzlanma tabelalarını bile beyaz örtüyle kapatıyor şiir. Beyaz örtülerini giyecek gelinlik kızlar kadar heyecanlanıyor insan. Beyaz örtüleri kefen olmuş ölüler kadar cansızlaşıyor!

“sırf unutmak için, unutmak ey kış!
büyük yalnızlığını dünyanın.” Dranas.

Wilson Bentley

Wilson Bentley


(IV)

Bu kadar övgü yetmezse size aşk ilan edeceğim bay Wilson!
Ben bir adam seviyorum diye yazacağım! Kar kadar şiir bir adam!
Dünyanın haber bültenleri karardığında, haber bültenlerinin ve belediyelerin savaş ilan ettiği bir düşmanı sevmeme neden olan bir adam!
Kardan adam!

Kendinizi aydınlık, bembeyaz bir düşün içinde bulacağınız bir adam!
Meleklerin kanadında yeryüzüne inen her kar tanesini önce sizin kalbinize konduran bir adam! Kar taneleri erimesin diye düşüncelerinizi sıcak kalbinizi soğuk tutacak bir adam!
Sonrası mı?
Sadece bu adamı değil, belediyenin düşman ilan ettiği kar tanelerini de seveceksiniz!

Sevgili(m) Wilson Bentley seni anlatmadan önce bana eşlik eden şarkıyı yazmalıyım; Mark Anthony – You Sang To Me;

Sevgili Wil hatırlar mısın? Henüz on beş yaşındaydın. Seni uzaktan seyredenler elinde ki o tepsiyle ne yaptığını anlamaya çalışırlarken içine bakar kar tanelerini değil delirmiş bir adam görürlerdi! Senin tepside gördüğün tek gerçekse yeryüzüne ayet gibi inen kar tanelerinin her biri bir diğerinden farklı muhteşem şekilleriydi. Henüz 15 yaşındaydın. Akranların kardan adam yaparken sen yağan her kar tanesinin kendi mikroskobuna konmasını isteyecek kadar âşıktın. Gökyüzünde uçuşan milyarlarca kar tanesini uçurtmasının peşinden koşan çocuklar gibi görebilmek hepsini tepsisine sığdırabilmek ve her birinin resmini çekmek istiyordun. Kimsin sen hey deli çocuk!

Wilson Bentley

Kar tanelerini ilk kez inceleyen bilim adamı. 17 yaşına girerken, bütün aile paralarını biriktirmiş ve ona 100 dolar’a bir fotoğraf makinesi almışlardı. O günler için bu fiyat küçük bir servet demekti. İki yıl boyunca Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğrafını çekmeye çalıştı. İlk fotoğrafını çektiği gün, defterine şu notu düşmüştü:15 Ocak 1885. sıcaklık 2 c, rüzgârlı bir hava. Yaklaşık 13 mm boyunda kar taneleri düşüyor. İlk kar kristallerinin fotoğrafı çekildi! Wilson Bentley, bazılarının gözünde gerçek bir deli! Tarihe kar tanesi adam olarak geçen Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğraflarını çekebilen ilk insandı. Kar kristallerinin altıgen ve olağanüstü bir güzellikte resmeden ve insanlığa gösteren ilk insan! Her kar tanesinin parmak izimiz gibi birbirinden farklı şekillerde olduğunu gösteren ve kanıtlayan ilk insan.
Ömrü boyunca Bentley, kar tanelerini izlemeye devam etti. Wilson Bentley, tam kırk yıl boyunca kar tanelerini fotoğraflamayı sürdürdü. Dünyada kar taneleri hakkında en çok bilgi sahibi olan kişi olarak bilindi ve kar tanesi adam olarak meşhur oldu. Zaman zaman, yakaladığı bir kar kristalinin erimemesi için nefesini tutarak çalışan bu adam, o eski makinesiyle tam 6000 fotoğraf çekti. Altmış yaşlarındayken, kar taneleri hakkında yazdığı kitabı basıldı. Dostlarının anlattığına göre ölümünden bir hafta kadar önce çok soğuk ve karlı bir havada dışarıya çıkmış, yeryüzüne ağır ağır süzülen, bu kristal çiçeklerin resmini çekmeye devam ediyordu! Her zamanki gibi, kocaman bir fötr şapka, kalın bir palto ve siyah eldivenlerini giymişti. Bu kısa boylu ufak tefek adam, yeryüzüne düşen bütün kar tanelerinin fotoğrafını çekmek isteyebilecek kadar büyük bir yürek taşıyordu.

(V)

Biz İstanbul’dayız ve iki gündür kar yağıyor. Siz, bulunduğunuz kentte belki bir haftadır kar altındasınızdır. Sizinle, bulunduğunuz kasaba ya da kapalı köy yolunuzla ilgilenmeyen bir medyamız var. İstanbul’a bir kar taneciği düşmeye görsün… Nükleer savaş çıkmış gibi anonslar geçilir. Televizyonların haber bültenleri yol durum raporlarıyla açılır; sonra Meteoroloji’ye bağlanılır, kriz merkezlerinden haber alınır. İşte işin en eğlenceli bölümü budur. Siz şehrinizde yoğun kar yağışı nedeniyle eve hapsolmuşsunuzdur; kasabanızın okul yolunda çocuklar donmuştur. Ve televizyonda birileri sizi “yaklaşmakta olan kar tehlikesine karşı” uyarıp durur. Ya da tersi olur. İstanbul’daki spiker, “Şu anda dışarıda kar serpiştirmeye başladı” der. Pencerenize koşarsınız, güzelim bir kış güneşi size gülümser.

Bana gülümseyense fötr şapkalı sevgili dostum Wilson Bentley oldu!
Şiire benziyordu. Feridun Düzağaç, düşler sokağı’nı söylüyordu!

Nurdal Durmuş blog.
Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir!

Sezai Karakoç’un Hayatı “Gün Doğmadan” İle Belgesel Oldu.

makaleler 11 Yorum »

(I)
Sezai Karakoç belgeselinin diriliş heyecanını kuşanarak Taksim’e doğru yola çıktık. Karmaşık İstanbul trafiğine değecek ciddi bir eylem hazırlığındayız.
Cemal Reşit Rey salonu tarihi günlerinden birini yaşıyor. Nice medeniyetlerin beşiği olmuş İstanbul; kendi medeniyetini, geçmişini, gelecek günlerini arıyor sanki. Bu modern salon, Sezai Karakoç’un klasik İslam düşüncesinin, insan, toplum ve ümmet felsefesinin tercümanı olabilecek mi?
Nice modern konserlere, balelere, seminerlere, dans gösterilerine ev sahipliği yapan bu koca bina, Sezai Karakoç şiirlerinin ruhuna üflediği besteyle huzur bulabilecek mi?
Acaba, burada olan davetlilerin kaçı diriliş felsefesine inanan ve mümkün olduğunu düşünen insanlardan oluşuyor?

Ellerinde meyve suyu kokteylleri, dolma biber ve değişik mezeler dağıtan garson kızların, delikanlıların üzerlerindeki tek tip kıyafetlerle umursadığı tek şey; bir an önce bu şiir bitse, eve dönsek, ya da ay sonu gelse paramızı alsak şeklinde basit temenniler mi?

Sadece biz mi abartıyoruz acaba? Sezai bey’in diriliş felsefesini ruhumuza üflemesi için sabırla belgesel gösterimini bekleyen insanların sayısı kadar mı bu medeniyet?

Umut var mı?

(II)

Tv kameraları ekranlarda gördüğümüz ve herkesçe bilinen insanları yayına alma telaşında. Sanki, Sezai Karakoç’u bilenler sadece ekranda politika, liberalizm, ergenekon, demokrasi, darbe ve toplumsal ayrım tartışan bu isimler. Ne tezat!

Sezai Karakoç’un ruhunu bilen, yanında yetişmiş, ekmeğini yemiş, hamuruna kendini katmış, pişirmiş nice insan var fakat kimse mikrofon uzatmıyor. Bu muhabirler Sezai Karakoç’u da tanımıyor ya neyse… Klasik, “yaşayan en büyük efsane şairlerimizden biri” kelimesi etrafında zorlama sorular. Maske takıp konuşmalar, cevap vermeler…

Salonda birçok tanıdık yüz, aynı zamanda epeydir görüşmediğimiz dostlar var.
Bir köşede Şair Nureddin Durman, Âdem Turan, Mustafa Özçelik’le karşılaşıp ayaküstü hal hatır soruyoruz. Hakan Albayrak, Şaban Abak, Sadettin Acar, H.Ulvi Alacakaptan, Mustafa Miyasoğlu, Nazife Şişman, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, İsmail Kılıçarslan, Yusuf Kaplan, Ahmet Altan, Ali Çolak, Hamit Can, Ümit Sönmez, Bünyamin Yılmaz, Cesur Küçük, Edibe Sözen, Nevzat Yalçıntaş hoca…
Sinema sanatçıları, tiyatrocular, yapımcı, yönetmen ve birçok dergiden, gazeteden tanıdığımız editörler, yazarlar. Kısa selamlaşmalar, tokalaşmalar görüşürüz nezaketleri…

Salonun kapıları açılıyor. Basın mensubu olmanın nimetleri böyle durumlarda işe yarıyor. En önlerde basın protokolü için ayrılan yerde oturuyorum. Salon sonuna kadar dolu ve davetsiz gelenler yüzünden davetli gelen birçok kişi ayakta kalmış. Sabırsız bekleyiş devam ediyor. Belgesel başlamak üzere. Salona Tarım bakanı Sayın Mehdi Eker, İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay giriyor. Sunuculuğu tok sesiyle Sayın Ahmet Yenilmez yapıyor. Kendine göre biraz kısa kalmış ceketiyle açılış konuşmasını, selamlamasını yapıp hepimize geldiğimiz için teşekkür ediyor. Ama bir aksilik var! Neden kültür bakanı değil de tarım bakanı gelmiş? (Elbette Tarrım Bakanı da, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Sezai Karakoç’un şiirlerini ruhuna katmış herkes gelebilir) Ama, İstanbul’un 2010 kültür başkenti olacağı bir günde, böyle önemli bir gecede gözlerim konumu itibarıyla Kültür bakanı Sayın Ertuğrul Günay, Mili Eğitim Bakanı Sayın Nimet Çubukçu, Büyükşehir belediye başkanı Sayın Kadir Topbaş’ı aradı ama yoklar!
Niye?

Belgesel gösteriminden önceki protokol konuşmaları başlıyor. Umarım uzun sürmez temennisindeyiz!

(III)

Sahne belgesel yapımcısı Cine5 Medya Grup Başkanı Sayın, Orhan Seyfi Güneri’n;
Güner; Sezai Karakoç’un edebi yönünün yanı sıra bir düşünce insanı olduğunu, belgeselle yeni neslin de Sezai Karakoç ve onun düşüncesini tanımasını amaçladıklarını belirtip katıda bulunanları sayarak teşekkür ediyor.

Sahne Tarım Bakanı Sayın, Mehdi Eker’in;

Sayın Mehdi Eker, Sezai Karakoç’un Türk modern şiirinin temel taşlarından biri olduğunu, birçok imgenin Karakoç ile hayatımıza girdiğinden bahsedip; Karakoç’un aynı zamanda bir mütefekkir olduğuna dikkat çekiyor. Belgeselin onun sağlığında yapılmasının sevindirici olduğunu söyleyip; ikinci yeninin en önemli şairlerinden birinin Karakoç olduğunu belirterek sahneyi terkediyor.

Sahne, İçişleri Bakanı Sayın, Beşir Atalay’ın;
Atalay sözlerine, okul yıllarında Sezai bey’in eserlerinin hayatına nasıl yön verdiğinden bahsederek başlıyor. Masumane bir ses tonuyla “Keşke bu gece aramızda olsaydı” diyerek sözü demokratik açılım sürecine getiriyor. “Bugün bir açılım yürütüyorsak, Sezai Karakoç’un büyük düşüncesinin bunda çok büyük payı vardır” diyerek salondan büyük bir alkış almayı başarıyor. Karakoç’un bir medeniyet insanı olduğunu belirten Atalay, “Şiiri de o medeniyetin bir parçasıdır” diyerek, Sezai Karakoç’un kendi kuşakları üzerinde büyük emeği olduğunu ve kendisine minnettar olduklarını vurgulayıp sahneden ayrılıyor.

(IV)

Ve Asıl Sahne. Hayat Sahnesi: Sezai Karakoç Sahnede;

Sağanak şimdi başlıyor!

Ölü ruhlara Sezai Karakoç’un diriliş ruhunu üfleyen, büyük mütefekkir Sezai Karakoç’un hayatını ve mücadelesini anlatan gün doğmadan belgeseli başlıyor.

Kapatın ışıkları gün doğuyor!

Belgesel değil bu izlediğimiz; koca bir hayattır baylar. Mücadele, zorluklar, yoksunluk ve yoksulluk içinde inşa edilmiş bir tefekkür kalesidir! Islanmayı becerebilirsek, sağanak sağanak Sezai Karakoç dolacak ufuklarımıza. Diriliş ruhu yağacak kurak bedenlerimize, ruhlarımıza.

İlk sahne…

Modern hayatın nasıl mutsuz ruhlar türettiğine vurgu yapılıyor. Melancholy Man-The Moody Blues isimli şarkı eşliğinde beton binaların ve asfalt yolların çocuklarının çaresizliğini anlatan ve hiçliğin ortasında kalmış koca bir insan! Çaresiz medeniyet, özünden kopuk toplum! Koca bir geçmişini batının fermanlarına teslim etmiş, ruhuna ilmek geçirilmiş idamlık inanç!

Çocuk, Muhammed Sezai olarak ikinci dünya savaşının ortasında doğuyor, nüfus müdürlüğünde adı yanlışlıkla Ahmet Sezai olarak zabıtlara geçiyor. Parasız yatılı okulda ekmeğin karneyle alındığı, siyasi çalkantıların, darbelerin, ülkenin sokaklarında tank yürütülen kara günlerin ortasında büyüyor! Sezai Karakoç oluyor sonra… Acıyla yoğruluyor, inançla pişiyor insanlık adına duaya duruyor, şiir yazıyor, fikir üretiyor kanını mürekkep yapıp kalem oynatıyor!

Çocuk yavaş yavaş ölüyor! Bin yıldır giydiği şapkası devrim kanunlarının bıçağıyla ikiye bölünüyor… Annelerin gözü yollarda “sağ salim eve dönsün” bekleyişleri ömür çürütüyor. Babaları sokak ortasında öldürülen bütün çocukların kardeşi oluyor çocuk! Kazandığı okulun çileli yollarını Büyük Doğu okuyarak arşınlıyor. Yatılı okuyup parasız büyüyor. İlahiyat okumak isterken burslu olduğu için siyasal bilimler fakültesini kazanıyor. İkinci yeninin en önemli şairlerinden Cemal Süreyya’yla dünya görüşü aynı olmasa bile zeki olduğu için sıkı arkadaşlık kuruyor. O’na, evleri balkonsuz yapan mimarların ellerini öptüğü mektuplar yazıyor. Samanyolu’nda vebaya bulaşıp, hızırla 40 saat geçiriyor! Dergilere müstear isimle şiir yolluyor, Necip Fazıl’la tanışıyor. O öldüğünde içinin yangınını boğazın dalgalarında avutuyor.

Çocuk adam oluyor. Müfettiş oluyor çocuk! Anadolu’yu dolaşıyor, tren yolculuğunda yanında oturan tanımadığı birinden abisinin cenazesinin kaldırdığını öğreniyor. Gözyaşlarını trenin kül rengi vagonlarına akıtıyor. 24 Yaşında annesini kaybediyor çocuk! Otuzunda babasını.

Yangın büyüyor. Savaşlar, işgaller, darbeler, modern hayatlar, batılılaşma, yozlaşma, ümmet bilincinin ortadan kaybolması, İslam toplumlarının acılara gark oluşu içini yanardağ gibi eritiyor çocuğun!

Yangın kül olsun istiyor çocuk. Gül olsun, gün doğsun istiyor….

Ümmete koşuyor, insanlığa, yıkılmış bentlere, şehirlere, kalplere koşuyor.

Dirilmeye, diriltmeye, dirilişe gün doğumlarına, dağlara koşuyor!

Çocuk içinden çıkamıyor, içinden çıkılmaz dünyanın çarklarına çomak sokup duruyor. Yargılanıyor, yılmıyor. Parasız kalıyor, umursamıyor!

(V)

Şimdi biz; etinden kemiğinden koca bir medeniyet inşa etmek için ömrünü adamış, bilerek ya da bilmeyerek binlerce insanın hamuruna maya olmuş büyük bir düşünce adamından, tefekkürün kalesinden bahsediyoruz öyle mi?

Belgeselin yönetmenin de vurguladığı gibi, Sezai Karakoç’un hayatının sadece kıyısına bulaşmış belgeseli izlerken hangi yanına el atsam acının çürümüşlüğünü avuçluyor, bir şairin cesaretiyle irkiliyorum! Hangi şiirini dinlesem dirilişin rüyasını görüyorum! Aşkın sonsuzluğunu… Leyla’nın masumiyetini.

Sezai Karakoç’un hangi dağına çıksam Peygamber’in Hira’sına giriyorum! Hangi semtine uğrasam birlik için ömür tüketmiş bir dervişle karşılaşıyorum! Hangi şehrine varsam boy vermiş bir çınarın gölgesinde soluklanıyorum.

En umutsuz, en parasız her şeyin en berbat olduğu günlerde bile, edebiyat, şiir ve toplum şekillendirme için verilen mücadelelerin nasıl başarıldığına tanıklık ediyorum. Umutsuz olmamam, diriliş felsefesini kendi içimden başlatarak topluma yayma fikrinin ne kadar gerçek olduğunu kavrıyorum.

Şimdi ben bu belgeseli izlerken elinde poşetle, eski bir ceket ve kalın gözlükleriyle Çağaloğ’lu sokaklarında, kalabalıkların arasında koca bir ulusun en önemli toplum mimarlarından birinin, beton binaların arasında nasıl heybetli durduğuna şahit oluyorum. Mücadele, emek, azim ve inanç hamurundan doğan bir çocuğun İslam medeniyetine, yok oluştan yeniden var oluşa, yeniden nasıl toparlanacağına dair koca bir hayatını önüme serip hiçliğimin farkına varıyorum!

Ya bu belgesel bitince?

Eve, sokağa, trafiğe, işlerimize, rütbelerimize, köşelerimize, balkonlu evlerimize döndüğümüzde rahat ölebilecek kadar hamurumuza Karakoç damıtmış olabilecek miyiz?

(VI)

Belgesel hakkında ve geceyle ilgili kanaatimce hoş karşılamadığım noktalarda var elbet. En azından Sezai Bey’in kıyılarında dolaşıp bana yukarıda yazdıklarımı düşündürdüğü için teşekkür ederek; yiğidi öldürmeden hakkını vererek onları da sırlamak isterim;

— 2010 Avrupa Kültür başkenti İstanbul’da, Sezai Karakoç belgeseli gala gecesinde Kültür Bakanı, Milli Eğitim Bakanı ve Büyükşehir Belediye Başkanı mutlaka bulunmalıydı.

—Belgeselin metinleri ve anlatış biçimi daha yalın, akılda kalıcı, daha bireysel yıldız metinlerden oluşabilirdi. Mesela Sayın Şaban Abak beyin anlattığı “Siz sınırların birleşmesinden bahsediyorsunuz fakat Suriye, Hatay üzerinde hak iddia ediyor” diyen bir öğrenciye, Sezai Beyin ifadeleriyle “Evet, Hatay Suriye’nindir! Hatta Ankara ve Konya’da Suriye’nindir. Nasıl Şam, Bağdat bizimse” gibi metinler…

—Belgeselde yapılan röportajlar daha çok akademisyen çevreden seçilmişti. Örneğin, Mehmet Şevket Eygi, Sezai bey’in Siyasal bilgiler fakültesinden arkadaşı olduğu halde belgeselde röportajı yapılmamıştı. Üstelik sınıf arkadaşı olduğu bizzat belgeselin içinde belirtiliyordu. Kısaca; Sezai bey’i anlatacak hepimizin çok yakından tanıdığı birçok edebiyatçı ve şaire mikrofon uzatılmamış ve daha çok akademisyenler ve politikacılardan oluşan ve derinliği olmayan yüzeysel röportajlar yapılmıştı.

Tmsf Başkanı Sayın Ahmet Ertürk’le muhtemelen yapımcı şirketin Tmsf elinde olması nedeniyle bu belgeselde Sezai Bey hakkında röportaj yapılması bence belgeselin en kötü fikriydi.

—Monaroza Şiiri’nin belgeselde aslından çok uzak bir muhteviyatla anlatılması, hatta aşk şiiri olduğunun neredeyse reddedilmesi, böyle görenlere ciddi eleştiriler getirilmesi doğrusu şiire ve belgeselin ciddiyetine gölge düşüren bir başka yanılgıydı. Baş harflerini alt alta okuduğumuzda bile muazzez yazan bir şiirin neden bu kadar yüzeysel bir yargıyla geçildiğini anlayabilmiş değilim. Evet, Sezai bey’in leyla’sının masum olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Ve yine hepimiz biliyoruz ki Monaroza müthiş bir aşk şiiridir ve Sezai Karakoç’u popüler tabirle “sadece bizim mahallenin değil, karşı mahallenin çocukları da” bu şiirle tanımıştır.
Neden Sezai bey’in âşık olmasını yadırgarız anlayamadım! Pekâlâ, âşık olup herkes gibi aşk şiirleri yazabilir. Bundan kaçmanın, bu kompleksi kuşanmanın bir anlamı yok!

—Belgeselin tekrar görüntüler çok fazlaydı. Tren yolculukları çok sıkıcı ve baş döndürücü uzun sahnelerdi. Belgesel boyunca birçok aynı görüntü seslendirmelerin altına tekrar tekrar yerleştirilmişti.

Belgeselin seslendirmeleri başarılıydı. Yine de Sezai Bey’in en meşhur şiirlerini seslendiren kişilerin yüzlerini görmeseydik daha iyi olurdu.

Kısaca; Türk edebiyatının büyük ismi Sezai Karakoç’un hayatını, mücadelesini ve düşüncesini anlatan “Gün Doğmadan” belgeseli gala gecesi böyle geçti.
110 dakikalık belgesel davetliler tarafından ayakta alkışlandı. Benim âcizane gözlemlerim ve belgeselin bana düşündürdükleri ise bunlardı.

Teşekkür:

Çıkışta Albaraka Türk sponsorluğunda dağıtılan Sezai Karakoç’un Gün Doğmadan şiir kitabı güzel bir hediyeydi. Tabi Üsküdar Çınar altında Âdem Turan, Nurettin Durman ve Mustafa Özçelik’le içtiğimiz çay ve hediye edilen Şairlerin Gazze’si kitabıda…


Sezai Karakoç Hakkında:
1933’de Diyarbakır/Ergani’de doğdu. İlkokulu Ergani’de, ortaokulu Diyarbakır ve Maraş’ta, liseyi Gaziantep’te okudu. Lise sonda Necip Fazıl Kısakürek’le tanıştı. Burslu öğrenci olarak girdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1955’de bitirdi. 1959-1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu. 1967 yılında İslamın Dirilişi ve Yazılar adlı kitaplarından dolayı yargılandı. Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam, A dergilerinde deneme ve şiirler, Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete’de fıkra yazıları yayımlayan Sezai Karakoç, mart-nisan 1960’ta iki, mart 1966 – mart 1967’de oniki, ekim 1969 – ocak 1971’de onaltı sayı olmak üzere Diriliş dergisini yayımladı. 1974’ten itibaren düzenli olarak 18 sayı yayınlanan, 1976’dan itibaren gazete biçiminde çıkan Diriliş dergisi yerli düşünce ve edebiyatın en önemli dergilerinden biri oldu. 1977-78, 1980 ve 1983 yıllarında da yayımlanan Diriliş, son olarak 1987-1993 arası altı yıl haftalık olarak yayımlanmıştır. Diriliş Dergisi, gerek edebiyatımız gerekse fikir ve kültür hayatımız için bir okul olmuş, çok sayıda aydın ve sanatçı yetiştirmiştir. 1990 Diriliş Partisi’ni kuran Sezai Karakoç, 1997 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar da bu partinin genel başkanlığını yürüttü.

(kaynak belirtilerek alıntılanıp paylaşılablir)

Nurdal Durmuş
nurdaldurmus@gmail.com

Okuma notları (IV)

okuma notları Yorum Yok »

1.
İtfaiyenin görevi, kitap gizlediği ihbar edilen evleri yakmaktır. Montag işine bağlı biridir; ancak bir görevde bütün hayatı değişir. İhbar üzerine bir adının evini basarlar. Montag kütüphaneyi devirip yakmaya hazırlanırken bir kitap, kanat çırparak ellerine iner. Titreyen belli belirsiz ışıkta ak bir sayfa tüy gibi açılır. Montag o telaş içinde tek bir satır okuyabilir: “Öğle sonu güneşinde zaman uykuya dalmıştı”. Bu satır, kızgın çelikle dağlanmış gibi yanar beyninde… Kitabı korkuyla göğsüne saklar. Ev sahibi kadın, kitaplarıyla birlikte yanmayı tercih eder ve gazyağına kibriti kendi çalar. Evine dönen Montag olayı karısına şöyle anlatır: “Bu kadının evle birlikte yanmayı göze alması için bu kitaplarda bir şey olmalı; bizim hayal edemediğimiz bir şey…” Montag, bütün gece aklında o yangını söndürmeye çalışır.
* * *
Sonra montagın yangından kaçırdığı kitabı okuduğunu gören eşi ihbar eder “kitap okuyan” Montag’ı… O da kaçar ve bir direniş örgütüne katılır. Örgüt, ormandaki ırmağın kıyısında eski bir demiryolu istasyonunda gizlenmektedir. Yazarlar, bilginler, kitapların yok edilmesine karşı direnişe geçmişlerdir. Buldukları yöntem muhteşemdir. Her bir örgüt üyesi, insanlık tarihinin önemli bir eserini ezberler. Örgüt, hangi kitabın kimin hafızasında olduğunu bilir ve baskı dönemi bitinceye kadar unutulmaması için bu “kitap – adamları korur. Her adam bir kitaptır artık; her kitap bir adamdadır. Baskının en yoğunlaştığı dönemde bile insanoğlunun direniş gücü, yazının mirasını korumaya yeter.

(ray bradbury / fahrenheit 451)

2.
Akşamüstü, kumsal boyunca yürüyeceğim, oturacağım özel bir yer olacak, tam karanlık çökerken, orkestranın Victor Herbert’ten seçmeler çaldığı çadırın az ötesinde… Kocaman, pencereleri kepenkli bir odam olacak. Bir yağmur mevsimi, yağmur, yağmur, yağmur… Kentteki yaşamdan öylesine yorgun düşmüş olacağım ki yalnızca yağmuru dinlemek yetecek. Öylesine dingin. Yüzümdeki kırışıklar dinip gidecek. Gözlerim yanmayacak artık. Dostlarım olmayacak. Tanıdıklarım bile. Uykum gelince, ağır ağır yürüyerek küçük otelime döneceğim. Katip ‘İyi geceler Miss Jones’ diyecek, şöyle bir gülümseyip anahtarımı alacağım. Ne gazete okuyacağım, ne radyo dinleyeceğim; dünyada olup bitenlerden haberim bile olmayacak.

Zamanın geçtiğinin bilincine varmayacağım hiç… Bir gün aynaya bir bakacağım ki saçlarım ağarmaya başlamış ve işte o zaman, yirmi beş yıldır, uyduruk bir adla, dostsuz, tanıdıksız, hiç kimseyle ilişkisiz yaşadığımı kavrayacağım. Buna biraz şaşacağım ama pek umursamayacağım. Zamanın böyle rahat geçtiğine sevineceğim.”

(Tennessee Williams/Yağmur Gibi Söyle Bana)

3.
Walser solda bir sıfır olmak istiyordu ve onun sevdiği kibir, Fernando Pessoa’nınki gibi bir kibirdi. Fernando Pessoa, bir keresinde, çikolatayı saran alüminyum kâğıdı yere fırlatıp, yaşamı da böylesine fırlatıp attığını söylemişti.
Niçin yazmadıklarını sorduklarında, Rulfo şöyle cevaplıyordu:
— Yazmıyorum, çünkü bana bu öyküleri anlatan Celerino Amcam öldü.

“Yazmak – derdi Marguerite Duras – aynı zamanda konuşmamaktır. Susmaktır. Sessizce ulumaktır.”
İnsanın yazmayı reddetmesinin bir nedeni de, kendisinin bir hiç olduğunu düşünmesidir. Örneğin, Pepin Bello. (Bu adam üzerine ayrıca bir yazı yazmayı düşünüyorum, çok ilginç biri.)

(Enrique Vila-Matas / Bartleby ve Şürekâsı)

4.
—Küresel para aktörlerine ve beyaz adamlara Kızılderili reçetesi;

Son nehir kuruduğunda,
Son ağaç kesildiğinde,
Son balık avlandığında,
Beyaz adamlar paranın hiçbir şeyi yenemeyecek bir güç olduğu anlayacaklar.

(Kızılderili atasözü)

5.
“Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden, her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim. Her şey, şimdi oraya gidiyor. Orada ne olup bitiyor, cahiliyim.

(Rilke, âh Rilke)

6.
“Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimdir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.”

(Ahmet Hamdi Tanpınar/Saatleri Ayarlama Enstitüsü)

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve mavilikleri çok gördük, sizin için çok kötü olacak. Benden hikayesi.”

(Sait Faik Abasıyanık/Son Kuşlar)

7.
‘ben ödülümü yazarken aldım’.
“Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Bir Nobel ödülü buna bir şey katmaz, tam aksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü, tanınma peşinde olan amatörler için güzeldir. Ben yaşlıyım ve yeterince keyif yaşadım. Yaptığım her şeyi severek yaptım. En büyük ödül zaten buydu. Başka da bir ödül istemiyorum. Çünkü almış olduğum ödülden daha güzel bir şey olamaz.”

(Jean Paul Sartre, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış fakat bu sözlerle ödülü reddetmişti)

http://www.nurdaldurmus.com/

Nurdal Durmuş Blog

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes
Powered by WordPress Wordpress Temaları
Dreamplace teması hayalet tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.